Aladağlarda Etkileyici Bir Zirve: Güzeller Zirvesi

Bugünkü Tırmanış Yapacağımız yer: Aladağlar üzerindeki Güzeller Zirvesi (3.461mt)

       Ben bunu daha önce yapmıştım ya da daha önce aynı şeyi yapmamış mıydın? Aynı şeyleri yapmaktan sıkılmıyor musun? Türünden eleştiriler çok fazla yapılır.

       Her yıl gururla kutladığımız 30 Ağustos Zafer Bayramını bu sene Aladağların zirvesinde ayrı bir konseptle kutlayalım dedik. Dedik diyorum çünkü benim gibi düşünen veya benim hissettiklerimi hisseden onlarca insanın var olduğunu biliyorum. O yüzden, aynı şeyi düşünen veya hisseden insanlar aynı platformlarda yer alıyorlar. İşte Adana’nın önde gelen doğa kulüplerinden biri olan PRODOSS da bu düşünceden yola çıkarak, 30 Ağustos Zafer Bayramını Aladağların zirvesinde kutlayalım dedi. Biz de aradığımızı bulmuştuk ve istikametimizi Adana’ya çevirdik. Çoğul konuşmamdaki maksat, yalnız değildim. Mersin’den toplam 6 kişi; ister dağcı ister doğasever deyin (Ben kendimi doğasever olarak görüyorum. Bazen insanlar yapamadıkları bir şey olunca bize laf sokmadan edemiyorlar. Biz senin gibi dağcı değiliz diyorlar. Ben de cevap olarak onlara; ben dağcı değil doğa severim cevabını veriyorum.)

Mersinden Adana’ya iki araçla gittik. Tırmanış faaliyetleri genelde kamplı olduğu için en az iki tane çantamız olduğundan bir araca en fazla üç kişi binebiliyoruz. Yaklaşık 1 saatlik yolculuğun sonunda, PRODOSS kulüp binasına ulaştık ve diğer katılımcılarla bir araya geldik. Biz doğaseverler veya dağcılar etkinlikler dışında çok sık bir araya gelebilen insanlar değiliz. Çünkü hepimizin ayrı ayrı meslekleri ve hayatı var. Bir araya gelince temel konu geçmişteki faaliyetlerimiz ve unutamadıklarımız. Tüm katılımcıların tamamlanmasıyla uzun ve zahmetli yolculuğumuza başladık. Neden bu ifadeyi kullandım. Çünkü Adana’dan tam 11.45’te yola çıktık. İstikamet Akdeniz ile İç Anadolu Bölgesini birbirinden bir duvar gibi ayıran Aladağlar idi. Aladağlar bir dağ sırasıdır ve Torosların doğu kesimi için kullanılır. Batı kesimi için Bolkarlar ifadesi kullanılır. Bir de Adana’nın Aladağ ilçesi vardır ki; bizim etkinlik bölgesi Aladağ ilçesi sınırları içerisindeydi. Adana’dan iki minibüsle başlayan yolculuk iki saat asfalt yoldan, iki saat de toprak yoldan olmak üzere toplam 4 saat sürdü. Bu yaz sıcağında 4 saatlik yolculuğun hele bir de Akdeniz bölgesinde ne kadar zor olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Tabi ki yolculuk boyunca gözümüzü muhteşem doğadan ayıramadık. Şunu itiraf etmeliyim ki; ülkemiz gerçekten cennete benzer bir ülke. Akarsularıyla, baraj ve göletleriyle, şelaleleriyle, yemyeşil ormanlarıyla tam bir cennet. Böyle ortamda geçirilen zamanın insanın ömrüne ömür kattığını söyleyebilirim. Tam da burada sormadan edemiyor insan? Bu ülkenin onca keşfedilmemiş, el değmemiş güzelliği varken; insanlar neden başka ülke özentisi yaşarlar? Buradan başka ülkeleri görmenin yanlış olduğunu düşünmesin kimse. İnsan, eğer imkânı varsa tüm dünyayı görebilmeli. Fakat ben bunun yakından uzağa doğru olması gerektiğini düşünenlerdenim. Önce kendi coğrafyamızı, kültürümüzü, tarihimizi ve güzellikleri keşfedelim, tanıyalım. Ondan sonra sıra başka ülkelere gelsin.

Orman içindeki toprak yoldan dört saat süren bu zahmetli yolculuk esnasında bir taraftan da, tırmanış yapacağımız zirveyi seçmeye çalışıyoruz. Emin olamadığımız için de, bu etkinlikte rehberliğimizi yapacak olan ve birkaç gün önce keşif yaparak rota belirleyen arkadaşımıza sık sık soruyoruz. “Tırmanacağımız zirve şurası değil mi? “Yoo yoo orası değil şurası” gibi tahminlerde bulunuyoruz. Aladağ dağ silsilesi bir duvar gibi Akdeniz’i İç Anadolu’dan ayırıyor. Güneyden bakınca aşılması imkânsız bir duvar gibi karşımızda duruyor. Kıvrımlı, virajlı yollar bitmek bilmiyor. Biz ise sabırsızlanıyoruz. Biz dağcılar (ya da doğaseverler) araç içinde uzun süre yolculuk yapmaktansa yürümeyi tercih ederiz. Ama sabırlar tükeniyor, yol bir türlü bitmek bilmiyor. Birkaç yerde yollar o kadar kötüydü ki; hepimiz minibüsten inmek zorunda kaldık. Buna rağmen şoförler usta manevralarla araçlarının altını yere vurmadan geçmeye çalıştılar. Artık, yollar daha da bozulmuştu Biz ise daha çok araçlardan inerek, araçların altının yere değmesini önlemeye çalışıyorduk. Bir taraftan da rehberimize sormaya devam ediyorduk. Daha ne kadar kaldı? Diye. Aldığımız cevap aynı. “Az kaldı arkadaşlar”

Artık bir yere gelince son kez minibüslerde indik ve rehberimiz artık minibüs yolculuğunun bittiğini, birazdan traktörün gelip eşyalarımızı alacağını, bizim de hafif eşyalarımızı alarak kamp alanına kadar yürüyeceğimizi söyledi. Arkamız yemyeşil orman önümüz sarp dağlar ve biz önümüzdeki toprak yoldan kamp alanına doğru yola çıktık. Traktör römork getirmediği için küçük sırt çantalarımızı yanımıza aldık. Büyük kamp çantalarını ise traktöre yükledik. En azından ben böyle yaptım. Küçük çanta dediğime bakmayın. İçindeki eşyalar yine de epeyce ağırdı. Özellikle profesyonel fotoğraf makinesi ve su, ağırlık yapan şeylerin başında geliyordu. Ben öndeki grupla beraber yola koyuldum. Hiç birimiz kamp alanını bilmiyorduk. Sadece, bu yolu takip edin, ilerde su olan bir yer var orası denildi. Git, git bitmek bilmeyen yaya yürüyüş başladı. Bir taraftan da etrafa bakarak, tanıma uygun yer burası mı diye değerlendirme yapıyoruz. Sanırım bir saate yakın yürüdük. Yol tamamen yokuş idi, akşam güneşi de batmaya başlamıştı. Artık yolun bittiğini görüyorduk. Kamp alanına gelmiş veya yaklaşmış olmalıydık. Birazdan rehberimiz bize yetişerek kamp alanının burası olduğunu söyledi. Size şöyle tarif edeyim: Çölün ortasındaki vaha gibi bir yer. Dağların eteğinde, kayaların içinde Yörüklerin yaz mevsimini geçirdiği bir yer. Derme çatma baraka tarzında ev, tabii ne kadar ev denirse. Hemen her sebzenin yetiştirildiği küçük bir bahçe. Koyunlar, bizi görünce havlayan çoban köpekleri. Tabii orada yaşayan çoban ve eşi. Onların, unutamayacağımız misafirperverliği.

 

IMG_20180901_175504.jpg

Kamp alanına gelir gelmez herkes hızlıca yer seçerek çadırını kurmaya başladı. Ben oraya ilk ulaşanlardan biri olduğum için, en güzel yeri kaptım. Kocaman kayanın dibinde çadırımı kurdum. İşimi çabucak bitirerek, arkadaşlarımın telaşlı çalışmalarını kayıt altına aldım. Onların video ve fotoğraflarını çekiyordum. Hava oldukça serindi ve kararmaya da başlamıştı. Bir taraftan da cep telefonlarının çekip çekmediğini kontrol ediyorduk. Çoban yanımıza gelerek, “……… operatörden başkası burada çekmez. Boşuna uğraşmayın” diye bizleri uyardı. Ama biz durur muyuz, herkes elinde telefon bir o yana bir bu yana giderek telefonların çekeceği yer arıyorduk. Ben de makinemi alarak kamp alanından biraz uzaklaşarak, güneşin batışıyla beraber ortaya çıkan o güzel görünümü fotoğraflamaya çalışıyordum. Bir de baktım ki, cep telefonumda sinyal var. Tabii hemen sevdiklerimizle paylaşım. Ne yapalım çağın hastalığı. Burada geçirdiğim dakikalardan sonra kamp alanına geri döndüğümde, hala insanların ellerinde telefon ile şebeke yakalamaya çalıştıklarını gördüm. Tam çadırımın yanına gidiyorduk ki, ne göreyim? Aaaa benim telefon 4,5 G sinyali alıyor. Durumuyum hiç? Hemen canlı yayına geçtim tabii. İşte tam yayındayken ilginç bir olay oldu. Bayan arkadaşın birisi, sanki hazine bulmuş gibi heyecanla bağırması mı? Hepimiz önce korktuk, sonra konuyu anlayınca gülüşmeye başladık. Yemeklerimizi hava kararmadan yedik. Küçükten sohbetlere başladık ama, aklımız hep gece başlayacak olan tırmanışta idi. Bir an önce teknik toplantının yapılmasını, gerekli açıklamaların yapılmasını bekliyorduk. Çünkü zorlu bir tırmanış bizi bekliyordu. Bir an önce çadırlarımıza geçerek dinlenmek ve uyuyabilirsek, uyumak istiyorduk. Faaliyeti düzenleyen kulübün etkinlik lideri bizlere gerekli açıklamaları ve uyarıları yaptı. Genelde hep bildiğimiz şeyler, ama olsun. Bir kez daha tekrardan kimseye zarar gelmezdi. Gece 02.30’da kalkacak, yarım saat içinde gerekli hazırlıkları yapacak ve saat 03.30’de tırmanışa başlayacaktık. O sebeple yatmadan önce sırt çantalarımızı da hazırlamak gerekiyordu. Rüzgâr da şiddetlenmişti. Hava oldukça soğuktu. Biz de bu duruma hazırlıklı olarak gelmiştik. Uyku tulumuma girerek uyumaya çalıştım. Başkalarını bilmiyorum ama ben genelde bu tür faaliyetlerde pekiyi uyuyamam. Hatta bazen hiç uyuyamam. Sebebi psikolojik olsa gerek. Uykum gelmediği için kulaklığımı takarak müzik eşliğinde uyumaya çalıştım. Biraz dalmıştım ki; köpek sesleriyle uyandım. Kamp kurduğumuz yerde, köylülere ait birkaç tane çoban köpeği vardı. Bilmiyorum bir şey hissettiler, belki vahşi hayvanlar veya ihtiyaç gidermek için çadırından çıkan arkadaşları belki hissettiler. Epeyce havladılar. Sesleri çok yakından geliyordu. Ben kendi adıma sevindim. Köpeklerin bizi koruduğundan emin olmak biraz da güven duymama sebep oldu. Bir süre daha uyumuşum. Saat 02.30 da cep telefonunun alarm sesiyle uyandım. Arkadaşların birçoğu uyanmış, hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Uyamayanları da uyandırdık. Saat tam 03.00’de herkes hazırdı. Tırmanışa başlayabilirdik. Bazı arkadaşlar tırmanışa katılmayacaklarını belirttiler. Toplam 25 kişiyle gece yarısı saat 03.00’da tırmanış başladı. Yaklaşık 10-15 dakika patikadan yürüdük. Yürürken batonlarımızın metal uçlarının taşlara değerken çıkardığı sesler çok ilginçti. Patikadan vadi içerisine yöneldik. Burası çok derin bir su yatağı idi. Coğrafyadaki ismiyle derin bir vadi. Dağcıların tabiriyle baca diye adlandırılan geçitlerden geçtik. Burada batonlar işe yaramıyordu. Ellerimizi kullanmamız gerekiyordu. Tepe lambalarımızı olmasa işimiz çok zordu. Bu arada hava da çok uygundu. Ay parlak ve berrak. Gökyüzünde milyarlarca yıldız bize eşlik ediyordu. Vadi içinde baç baca geçtik saymadım. Hem zevkli, hem yorucu hem de tehlikeli bir süreç idi. Sonunda vadiyi çıktık. Bu defa da kayaların üzerinde yürüyorduk. Ayaklarımızın altında hemen kayacak taş parçaları. Bunlara biz “çarşak” diyoruz. İrili ufaklı yüzlerce taş parçası. Üzerinde yürüyor ve düşmemeye çalışıyoruz. Yürüyüş esnasında bir şey daha fark ettik. Evinin yanına kamp kurduğumuz çoban da bizim tırmandığımızın yamacın karşısındaki yamaçta koyunlarını otlatıyor. Kamp alanımızı denizden yüksekliği 2000 metre civarıydı. Yaklaşık 300 metre yükseldik. Bu coğrafyada denizden 2000 metreden sonra ağaç yetişmez, ancak çiçekler ve otlar yetişir. Bunu nereden anladık. Öncelikle koyunların boynundaki çıngırakların çıkardığı seslerden ve çobanın ara sıra yaktığı fenerinin ışığından. Tablo şuydu; Bizimle beraber çoban ve koyunları da aynı istikamete gidiyordu. Biz yamacın bir tarafında, o diğer tarafında. Ancak seslerin gittikçe yakınlaşmasından birbirimize yaklaştığımız anlaşılıyordu. Sabah saat06.00’yı bulmuştu. Hava biraz aydınlandı ve çoban ile buluştuk. Burası düzlük mü desem çukur mu desem farklı bir yerdi. 3000 metreye yaklaşmıştık. Hatta GPS cihazları 3000 metrenin üzerinde olduğumuzu gösteriyordu. Fire vermeden buraya kadar hepimiz gelmiştik. Ancak geri dönmeyi düşünenler veya burada kalmayı düşünenler de vardı. Yani devam etmeyeceklerdi. Burada kısa bir moladan sonra tekrar devam ettik. Çukur diye adlandırdığımız yerden yukarısı tamamen kayalık idi. Parçalanmış kayalar o kadar keskindi ki, bazen dengemizi sağlamak için tutunmaya çalıştığımızda ellerimizi kesiyorlardı. Artık zirvesine çıkacağımız Güzeller görünüyordu, ancak o kadar dik ve sarp bir parkur vardı ki önümüzde. Sanki hiç oraya ulaşamayacakmışız gibi geliyor insana. Ben böyle durumlarda kafamı yerden fazla kaldırmamaya, hedefe bakmamaya alışırım. Çünkü saatlerce yürüyüp, hala hedefe ulaşamamak, insanın oraya hiç varamayacakmış gibi hissetmesine yol açıyor. 3200 metrelere vardığımızda artık yavaş yavaş kopmalar başladı. Çok dikkatli bir şekilde tırmanıyorduk.

İlginizi Çekebilir :  Arnavut Kaldırımlı Taş Sokaklarıyla Beypazarı

 

IMG_20180902_080044.jpg

Buradaki tırmanma ifadesi, gerçekten “tırmanma” fiili olarak kullanılmıştır. Kesinlikle, batonlarımızı kapattık. Çantalarınıza yerleştirdik. Ellerimiz boş kaldı. Yani pozisyon aynen şu: İki ayak arkada, iki el önde. Yani dört organımızda yerde olacak şekilde tırmanışa devam ettik. Zorlu bir tırmanış odu. Sadece teknik malzeme kullanmadık, vücudumuzu kullanarak tırmandık. Ben öndeki 4 kişiden biriydim. Arkamda birkaç kişi görebiliyordum. Daha geridekileri göremiyordum. Ara sıra bekliyoruz. Herkes toplanıyor, tekrar tırmanışa deva ediyoruz. Birazdan yine bakıyoruz ki ara açılmış. Artık zirveye son 50 metre kaldı. Son bir gayretle tırmanışa devam ettik. Birazdan zirveye ulaştığımızı anladık. Emi olmak için rehbere sordum. Burası olduğunu söyledi. Çünkü yola çıkmamızdan buraya ulaşana kadar o kadar senaryo yazdık ki aramızda. Yok orası yok şurası. Kendi adıma söylüyorum. Zirveye ulaşınca hissettiğim duyguyu tarif edemiyorum. Kendine güven, kendinle gurur duymak, özgürlük hissi, başarı hissi. Saymakla bitmez.

Bayrakla_2.jpg

Etrafına şöyle bir bakıyorsun. Bulunduğun yer sanki dünyanın tavanı. Her şey, her yer aşağıda, ayaklarının altında sanki. Sıra sıra dağlar. Öndekiler belirgin, arkadakiler silüet gibi. Renklerin her tonu. Ufuktaki o mavi ile kızıllığın birleşimi. Bunları anlatmaya kelimeler yetmiyor çoğu zaman. Önden zirveye varmanın avantajını kullanıp, diğer arkadaşlar gelmeden istediğimiz pozisyonlardan bol bol fotoğraf çekildik. Yanımdan hiç ayırmadığım Ay yıldızlı bayrağımızla farklı pozlarla çekilen onlarca fotoğraf. Çekilen her bir karede farklı duygu var. Ancak bunu ancak fotoğrafın sahibi hissedebiliyor. Aradan uzun zaman da geçse, o fotoğraflara bakınca aynı duyguyu yaşıyorsun. Klasik bir söylem var: “Zirve, anlatılmaz, yaşanır” diye. Ne kadar doğru. Sabah 03.00’de başlayan tırmanış maceram, saat 08.25’de sona erdi. Arkadan diğer grupların gelmesi için yarım saat kırkbeş dakika kadar zaman geçti.

Herkes zirvenin tadını çıkarıp, bolca fotoğraf çekildikten sonra sıra aşağıya inmeye geldi. Bu yokuşun bir de inişi olacaktı tabii. Bana sorsalar çıkmak mı inmek mi kolay diye? Çıkmak derim. İniş, çıkıştan daha zahmetli olacaktı. Çıkarken kolay kolay düşmez ve yaralanmazsın. Ancak inişte bu ihtimal daha yüksektir. Tekrar batonlarımızı açtık. Önce ellerimizden yardım alarak kayalık bölgeyi indik. Sıra geldi en tehlikeli bölgeye. Bizim çarşak diye adlandırdığımız yere. Burayı çıkarken ben mehter takımı hareketine benzetirim. İki adım çıkar, bir adım geri kayarsın. Bazen de bir adım çıkar, iki adım kayarsın. Şimdi artık sadece ineceğiz. Tekniğini bilirsen ve kasların güçlüyse iniş tehlikeli ama zevki. Eğer değilse, tehlikeli ama çok zor. Ben bu tür inişleri severim. Hızlı inerim. Ama özellikle dizler çok yıpranır. Kendinizi Erciyes’te kayak yapıyor gibi düşünün. Kayaktaki slalom hareketinin aynısı. Tek farkı karda değil küçük kaya parçalarının üzerinde kayıyor olmak. Bir sağa bir sola, zikzak çizerek aşağıya doğru kayıyorsun. Arada sırada dengen bozuluyor, düşüyorsun. Ben kendi adıma düşersem kendimi bırakıyor, kontrollü düşüyorum. Hiçbir şey olmamış gibi kalkıp aynı harekete devam ediyorum. Bu atmosferde aşağıya inerken, birden önümdeki bayanın iki ayağının yerden kesildiğini ve yere oturur pozisyonda düştüğünü gördüm. Ayaklar öne doğru uzanmış vaziyette o çarşakların üzerine düştü. Hani kışın altınıza bir şey alır da karda kayarsınız ya aynen öyle. Kötü tarafı, keskin yuvarlak kayaların üzerinde saniyelerce böyle kaymak. Hemen ona doğru hareket geçtim. Yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordu. Tek şansı dengesini kaybedip yuvarlamamak oldu. Buna rağmen çektiği acıyı bilemem ama pantolonu, elleri kayalardan dolayı epeyce zarar görmüştü. Buna benzer ufak tefek kazalar atlatarak inişimiz saatlerce sürdü. Saat 10.30 da başlayan iniş, 13.30’da sona erdi. Bu benim kamp alanına varış saatim. En son saat 16.00 gibi gelelerin olduğunu biliyorum. Suyumuzu idareli kullanmamıza rağmen aşırı sıcakta bitirmiştik. Kamp alanında kana kana suyumuzu içtik. Ellerimizi, yüzümüzü yıkadık. Dün akşamdan beri sadece küçük atıştırmalıkların dışında bir şey yememiştik. Yemeklerimizi yedik. İnsan yorgun olunca fazla bir şey yiyemiyor. Bazı arkadaşlar dediler ki, çoban ve ailesi çay demledi, gidin için. Bu yorgunluğun üzerine çay iyi fikirdi. Çok da iyi geldi. Ardından hayatımdaki güzel tekliflerden ve sürprizlerden birini yaşadım. Çoban ve eşi bizler için yemek hazırlamışlardı. Düşünebiliyor musunuz? Dağın başında, onca imkânsızlıklar içinde, yaklaşık 30 kişi için yemek daveti. Türk insanın misafirperverliği, yardımseverliği, insanlığı hala ölmemişti. Yok yok şehirlerde ölmüştü de buralarda ölmemişti. Yemeğimi yedim, zahmet vermeyim dediysem de ısrar edince; en azından onları kırmamak adına kabul ettim. Yediğimiz şeyleri yazmak reklam olmazsa yazacağım. Kendi bahçelerinde yetişen taze fasulye, yanında bulgur pilavı ve yufka ekmek. Benim için en lüks lokantada yenilen en pahalı yemeklerden daha değerli idi. Çünkü, ev sahipleri o yemeğe, insanlıklarını, sevgilerini katmışlardı. Uzun zamandır ilk defa yer sofrasında yemek yiyorduk hepimiz. Belki çoğumuzun kökeni köye dayanır. Ancak uzun zamandır şehirde yaşayınca insan bir çok şeyi unutuyor. Yine de gördüm ki, farklı sosyal statüde bulunan biz, aynı duyguyla çok keyif alarak bize sunulan o yemekleri zevkle yedik. Tabi ki teşekkür ve minnetlerimizi de belirterek. Ardından bir çay daha bir tane daha. Yemeğini bitiren kalkarak yeni gelene yer veriyorduk. Emin değilim ama çoğumuz o yemeği yedik. Çok da mutlu olduk. Bu etkinliğin bana göre en güzel sürprizi bu oldu. Çadırlarımızı topladık. Eşyalarını hazırlayanlar büyük çantayı traktöre yüklenmesi için orada bırakarak, küçük çantayı sırtımıza alarak yeniden minibüslerin olduğu yere doğru yola koyulduk. Onca yoğunluktan sonra tekrar yürümek zor gelse de yapacak bir şey yoktu. 30-40 dakikada minibüslere ulaştık. Artık herkesin tamam olmasını beklemeye koyulduk. Buz gibi akan dereden su içerek yüzlerimizi yıkayarak yakıcı sıcağın etkisini azaltmaya çalışıyorduk. Saat 16.30 gibi traktör eşyalarımızı minibüslerin yanına getirdi. Yarım saat kadar da eşyaların yüklenmesi ve arkadan gelenlerin dinlenmesinin süreceğini tahmin ettiğim için, bir çılgınlık yapmaya karar verdim. Ben yürüyerek geri dönüyorum, beni yolda alırsınız dedim. Eşyalarımı minibüse yerleştirdikten sonra geldiğimiz toprak yoldan yürümeye başladım.  Ara sıra arkama dönüp bakıyorum, minibüs geliyor mu diye. Bakıyorum gelen giden yok. Yürümeye devam ettim. Hedefim, bozuk yollara geldiğimizde minibüsün altı yere değmesin diye ilk defa indiğimiz bir yer vardı. Dereden geçiyorduk. Orasını hedeflemiştim. Yürüyüş esnasında önüme çıka her çeşmede su içip elimi yüzümü yıkıyordum. Bu şekilde iki dere üç çeşme geçtim. O kadar fazla su kaybetmiştim ki içtiğim su nereye gidiyor bilmiyordum. Bu arada ben bu kadar yürüyeceğimi de tahmin etmemiştim. Hedefim olan yere gelince oturup beklemeye başladım. Yaklaşık 4-5 km yürümüş olmalıyım. Birazdan minibüsler göründü. Herkes minibüslerden indi. O bölge geçilince tekrar ben de dahil hepimiz bindik ve uzun dönüş yolculuğu başladı. “Zor” denilen şey görecelidir. Normalde 6 saatlik zirve tırmanışı, 3-4 saatlik zorlu iniş. Oradan 40-45 dakika tekrar kamp alanından minibüslerin olduğu yere yürümek. Tamam, artık adım atacak halim kalmadı diyorsunuz. Ondan sonra da hiç yürümemiş gibi kalk, 1 saat daha yürü. İlk başka keyif vermişti. Hoşuma gitmişti. Yaklaşık 4 saatlik minibüs yolcuğunun ardından Adana’ya kulüp binasına ulaştık. Eşyalarımızı araçlarımıza koyup arkadaşlarla vedalaştıktan sonra 1saat de Mersin’e yolculuk. Bunların hepsi çok orucu olmuştu. Arkadaşlarımı evlerine bırakıp kedi evime geldiğimde saat akşam 22’yi geçiyordu. O gün fazla bir şey hissetmedim. Hatta ertesi sabah erkenden kalkıp sabah yürüyüşümü bile yaptım. Öğleye doğru fark ettim ki, çok yorulmuşum. Yeni yeni hissetmeye başlamıştım. Bacaklarım yerinden kalkmıyordu. Ama herşeye değdi.

Toplu.jpg

    Eylül ayını, takvimlere göre sonbaharı Aladağların eteğinde karşılamıştık. Bugünkü bağımsızlığımızı borçlu olduğumuz 30 Ağustos Zafer Bayramını Aladağların zirvesinde 25 doğa sever ve dağcı arkadaşlarla birlikte kutlamıştık. Gücümüzün sınırlarını zorlamıştık. Birliğin, beraberliğin, arkadaşlığın, dostluğun, misafirperverliğin ne demek olduğunu bir kez daha görmüştük. Daha nice zirvelerde görüşmek dileğiyle.

Nasıl gidilir: Adana’ya Türkiye ve dünyanın bir çok yerinden; hava, kara veya demiryolu ile ulaşabilirsiniz. Adana’dan sonra yaklaşık iki saatlik yolculuk ile Aladağ ilçesine ulaşabilirsiniz. Kendi aracınız yoksa bundan sonrası biraz zor. Yerel imkanlarla Trak Yaylasına ulaşmanız gerekir.

Konaklama: Adana’da konaklayabileceğiniz çok farklı alternatifler bulunmaktadır.

Adana’da bulunan doğa kulüpleriyle  iletişime geçip, onlarla gitmek daha mantıklı olacaktır.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir